Diyarbakır Milletvekili Cengiz Çandar: Türkiye ne Kürtlerle savaşmasını ne de barışmasını biliyor

Sana Yassen 27/04/2024
PKK Lideri Abdullah Öcalan (sağda-1), Cengiz Çandar (sağda-2) Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Celal Talabani (solda-2) ve Kamuran Karadaği (solda-1) / Fotoğraf: Çandar'ın arşivinden
PKK Lideri Abdullah Öcalan (sağda-1), Cengiz Çandar (sağda-2) Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Celal Talabani (solda-2) ve Kamuran Karadaği (solda-1) / Fotoğraf: Çandar'ın arşivinden

DEM Parti Diyarbakır Milletvekili Çandar, eski Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin sahnede olmamasının bir boşluk oluşturduğunu belirterek, “Mam Celal’in yokluğu sadece Türkiye-Kürdistan, Türkiye-Irak değil, bütün bölge dengelerine ilişkin bir boşluk yarattı” dedi.

Sidar Basut / Ankara

Uzun bir aradan sonra, 2024 Diyarbakır newrozunda tekrar siyasi arenaya dönen Leyla Zana, konuşmasında barış mesajları verdi. Zana, newroz alanında toplanan yüzbinlerce insana, “Tekrar 1993 sürecine geri dönmek istiyor musunuz” diye sordu.

Peki 1993 senesinde ne olmuştu?

Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) Başkanı Celal Talabani’nin öncülüğünde, Kürdistan İşçi Partisi (PKK) Lideri Abdullah Öcalan, 20 Mart 1993 tarihinde tek taraflı ateşkes ilan etmişti.

Yapılan görüşmeler neticesinde PKK, 15 Nisan 1993’te ateşkesin süresini iki ay daha uzatmış ancak silahların susmasını çok isteyen 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal, 17 Nisan’da vefat etmişti.

Özal’ın ölümü ve akabinde ateşkes süreci devam ederken, PKK’lılar tarafından 33 askerin öldürülmesi ve sonrasında yaşananlar ateşkes sürecini bitirmiş, taraflar yeniden çatışmalı sürece girmişti.

1993 ateşkes sürecinin hem öncesinde hem de sonrasında önemli rol oynayan gazeteci ve şimdilerde DEM Parti Diyarbakır Milletvekili olan Cengiz Çandar ile o süreci konuştuk.

DEM Parti Diyarbakır Milletvekili Cengiz Çandar, Sidar Basut'un sorularını yanıtladı / Fotoğraf: Adar Tanin Ülker

Cengiz Bey, Leyla Zana Diyarbakır newroz alanında yaptığı konuşmada 1993’e atıfta bulundu. 1993 sürecinde aktif şekilde rol oynamıştınız. Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) Başkanı Celal Talabani’nin öncülük ettiği, PKK’nın ilk ateşkes çağrısı yaptığı o dönemi anlatabilir misiniz?

Filmi biraz daha geriye sarmamız lazım. Körfez Savaşı’nda Turgut Özal, Saddam’ın ayakta kalamayacağı kanısındaydı. Bu yöndeki görüşü hem doğru hem de yanlış çıktı. Yanlış çıktı çünkü Saddam ayakta kaldı. Doğru çıktı çünkü 10 sene sonra gitti. Turgut Özal’ın hareket tarzı şuydu; Saddam Hüseyin bu savaştan sonra ayakta kalamaz! Bağdat’ta herkesin bir şubesi, bir temsilcisi, bir acentesi var. Yeni Irak’ın şekillenmesinde, Irak’ın içindeki unsurlarla birlikte, yakın çevresinde başrol olacağım. Bütün Arap dünyası, Irak Sünnilerinin arkasında, Irak Şiilerinin -ki Arap nüfusunun çoğunluğu ve Irak nüfusunun önemli bir bölümü- açısından İran var. Yani İran’dan farklı bile olsalar, doğal olarak kültürel iletişim içindeler. Irak, Arap dünyasının bir parçası olan Sünniler de var. Arap dünyası bir şekilde yeni Irak'ta olacak. Peki, Türkiye'nin oradaki uzantısı kim olabilir? E Türkmenler var. Türkiye nüfusunun bir bölümüyle soydaş da

sayılıyor. Fakat Türkmenler gerek aritmetik gerekse yerleşim ve güç olarak kendi başlarına Şiilerin oynadığı rolü oynama kabiliyetine sahip değiller.

Başka kim var? Kürtler var. Evet. Türkiye’de Kürt sorunu var. ‘Kürt, Kürdistan’ demek yasak. Hatta ‘Kürt’ demek ‘bölücülük’ demek, yani böyle algılanan bir dönem. Artık bunları aşmamız lazım. Çünkü eğer biz olmazsak da yakın coğrafyamızdaki Irak'ta bize rağmen olur. Dolayısıyla, bizim Kürtlerle ilişkide olmamız lazım. Bunlar Özal’ın düşünceleriydi. Ben de o dönem çok yakın ilişki kurmuştum. Turgut Özal’ın bu bakış açısı, benim bildiğim arka plandaki bakış açısıyla kesişiyordu. Zaten Celal Talabani’yle görüşüyordum. Mesud Barzani ise o sırada İran'da dağlardaydı. Mam Celal, Avrupa'da bir yerlerdeydi. Bir de Mesut Barzani’yi şahsen tanımıyordum ama Mam Celal’i tanıyordum, tanışıyorduk. Turgut Bey’e, ‘Ben Mesut Barzani’yi bulmaya çalışacağım ama Talabani’yle önümüzdeki haftalarda görüşeceğim’ dedim. Özal; ‘Gel konuşalım’ dedi. Şimdi size anlattığım bu kafasındaki algıyı ve kavrayışı paylaştı. Bana ‘Beraber olalım, temas halinde olalım’ dedi. ‘Bağdat yolunu açalım, bölgede yeni dengelerle beraber olalım’ dedi. Ben de dedim ki; ‘Bize demez mi; Türkiye’de Kürt yasak, Kürt demek yasak, Kürt demek bölücülük olarak görülüyor’. O da bana; ‘Aşama aşama, kademe kademe ilerleyeceğiz’ dedi.

“Mam Celal, ‘Sizin cumhurbaşkanınız tek dil konuşuyormuş’ dedi”

Dolayısıyla Talabani ile ilişki kurma perspektifi, aynı zamanda Türkiye'deki Kürt meselesinin bir noktada üstüne gitme düşüncesi ve altyapısıydı. Ben Londra’ya gittim, Mam Celal ile oturduk, konuştuk. Ayrılırken Mam Celal bana, ‘Duyduklarımdan çok mutlu oldum, çünkü gördüm ki cumhurbaşkanınız iki dil konuşmuyormuş, tek dil konuşuyormuş’ dedi. ‘Anlamadım’ dedim, sonra anladım tabi! Kamuran Karadaghi (Karadaği) Türkiye’deymiş, sonradan kendisiyle de çok yakın dost olduk. Mam Celal’in de bir dönem genel sekreterliğini yaptı. Şu an Londra’da yaşıyor. O dönem Türkiye’deymiş ve Turgut Özal’la gazeteci olarak görüşmüş. Turgut Bey, Karadaghi’nin Kürt olduğunu öğrenince benimle yaptığı konuşmanın aynısını ona da yapmış. Tabi benim bu durumdan haberim yok. Mam Celal beni dinledikten sonra; Turgut Bey’in aynı konuşmayı Karadaghi ile de yaptığını söyledi ve ‘Bu adam siyaset yapmıyor, doğruları söylüyor, o yüzden 2 dil konuşmuyor dedim’ dedi. O da tabi coşkuyla karşıladı. Kapıdan çıkarken beni bir köşeye çekerek, ‘Sayın Cumhurbaşkanı’na söylesen, bizi Mesud Barzani’yle gizlice davet etse’ dedi. Ben de, ‘Sizi davet etmem için bir talepte bulunmadı. Bu yeni bir şey’ dedim. Sonrasında, ‘Niçin gizli’ diye sordum. Dedi ki, ‘Türkiye'nin hali malum, onu zora sokmayalım. Yoksa açık davet ederse başımızın üstünde yeri var, zil takıp oynarız sevinçten.’ Döndüm Turgut Bey’e söyledim ve gizlice davet etti onları. Mam Celal, Ankara’ya ilk gelişinde Ankara Palas'ta kalmıştı. Dışişleri Bakanlığı konuk eviydi o zaman. Dışişleri Müsteşarı ve Dışişleri İstihbarat Başkanı ile görüştü. Dışişleri İstihbarat Başkanı Cenk Duatepe’ydi. Onunla ve müsteşarıyla görüştü. Tabi bu çok büyük gelişmeydi. Aradan birkaç ay geçtikten sonra Mam Celal beni arayarak, ‘Bu iş böyle olmuyor, yani bu düzeyde’ dedi. Tabi bu arada Mam Celal’in Türkiye'ye geldiğini Turgut Bey Moskova’ya giderken basına sızdırdı. Haber bomba gibi patladı. ‘Vay işte Celal Talabani

Türkiye'ye gelmiş neler oluyor?’ falan diye. Ben de o seyahatte vardım. ‘Niye söylediniz?’ diye sorduğumda, ‘Ya nasıl olsa sızacaktı, bir tabuyu kıralım’ dedi. Mam Celal’in Türkiye'ye geldiği biliniyordu ancak çıkan haberlerin yüzde 99’u yanlıştı.

“Önce Mam Celal kabul edildi, sonrasında Mesud Barzani de geldi”

Yanılmıyorsam Haziran 1991 olması gerekiyor. İstanbul'da Sosyalist Enternasyonal Toplantısı vardı. Toplantıya, Kürdistan Yurtseverler Birliği’ni (KYB) temsilen Celal Talabani katılacaktı. Beni aradı, ‘Turgut Bey bizi resmi düzeyde kabul etmedikçe, yani o düzeyine ilişki kurmadıkça biz burada sıkıntıya giriyoruz. Ne yapıyoruz, nereye gidiyoruz hiçbir şey belli değil’ dedi. Ben de ‘Tamam’ dedim, Turgut Özal’a gittim ve durumu anlattım. ‘Önce Erdal İnönü görüşsün’ dedi. İnönü o zaman Başbakan Yardımcısı, Hikmet Çetin de Dışişleri Bakanı’ydı. ‘Bakalım Erdal İnönü ne yapacak’ dedi. Şimdi Turgut Özal Cumhurbaşkanı, Süleyman Demirel Başbakan, İnönü Başbakan yardımcısı. O dönem bir Doğru Yol Partisi (DYP) ve Sosyal Demokrat Halk Partisi (SHP) koalisyon hükümeti var. Bunların ikisi de Turgut Özal’a muhalif. ‘Şimdi eğer kabul ederse, Mam Celal zaten Sosyalist Enternasyonal’e geliyor, toplantının ev sahibi de Erdal İnönü. Bakalım ne olacak?’ dedi. Erdal İnönü, geldiğinin ertesi sabah kahvaltıya aldı Mam Celal’i. Tabi masada Willy Brand da var. Dünya çapında ünlü isimler var. Bizim medyada herkes Mam Celal ile meşgul. Toplantının yıldızıydı. Köşkten (Çankaya Köşkü) beni aradılar, ‘Cumhurbaşkanı, perşembe günü, -o gün pazartesiydi- Mam Celal’i köşke bekliyor’ dediler. O zaman Türkiye'nin Dışişleri Bakanı Anavatan Partisi’ndendi (ANAP). O açıklama yaptı, ‘Köşke gitmesine gerek yok’ diye. Turgut Bey bir açıklama daha yaptı, ‘O da gelecek’ dedi. Oldukça kararlıydı. Ben de Mam Celal’le birlikte gittim, yanında Berhem Salih ve KYB Türkiye Temsilcisi Serçil Kazaz da vardı. Özal tarafından kabul edildiler. Ondan sonra Çankaya’ya geliş gidişler rutine bindi. Akabinde Mesud Barzani geldi. Barzani de Çankaya’ya gitti. Sonra ikisi birlikte geldi ve ikisi birlikte görüşmeye gitti.

“Bir kesim için Kürt kelimesi normalleşti”

Türkiye'nin siyasi iklimine bu durum nasıl yansıyordu?

Karışık bir tepki vardı. Bir kesim, ‘Ne oluyoruz, bu Kürtlerin ne işi var buralarda, bu ülkede ne yapıyorlar’, başka bir kesim ise, ‘Bunlar PKK’ye karşı iş birliği yapacaklar, iyidir’ diyordu. Bir kısmı için Kürt kelimesi normalleşti. Sonuçta adamlar; Arap, Pakistanlı ya da Hint değil, Kürt. Gelenler Mesud Barzani ile Celal Talabani. İkisi de Kürt. Şimdi tabu olan kavramlar kendiliğinden dönüşmeye başladı.

“Talabani ve Barzani’nin her gelişi bomba etkisi yaratıyordu”

Basının dili nasıldı o zamanlar? Siz de o zaman gazeteciydiniz, basının da bunda etkisi oldu mu?

Sansasyonel haberler şimdiki gibi çok heyecanlandırıyordu tabi. Basının da kafası karıştı, olan biteni tam anlayamadılar. Gerek Barzani gerekse Talabani geldiğinde bomba haber etkisi yaratıyordu. Tabi buna bağlı olarak spekülatif haberler de çıkıyordu. Bazı tırnak içinde ‘kanaat önderleri’ aynı zamanda Turgut Özal’a da muhaliftiler, ‘Birtakım baldırı çıplak Kürt Peşmergelerle Turgut Özal’ın Türkiye’yi ateşe attığını, bölünmeye doğru götürdüğünü söylüyorlardı. Tabi bu ifadeyi aşağılama yapmak için kullanıyorlardı. Yani onlar için eşkıyayla özdeşti Peşmergeler. Oktay Ekşi gibi mesela o dönemin etkili yazarları, müthiş karşıydılar. Kürt yakınlaşması ve Iraklı Kürt liderlerle yakınlaşması üzerinden Turgut Özal’a saldırıyorlardı. Yine benim yaptığım bir organizasyonda; Irak muhalefetini de köşke getirdiler. Doğrudan doğruya Türkiye-Irak denkleminin içinde Irak muhalefetinin desteklediği, Irak muhalefetinin bel kemiği Kürtler ve Talabani ve Barzani. Öyle bir role soktu Turgut Özal. O süreç içinde; yani 1991’de başlayan ve 1992’de devam eden Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) de eylemlerini tırmandırdığı bir dönem. Bir yandan sınır ötesi operasyonlar yapılıyor. Hatta bu operasyonlara PKK’ye karşı Kürdistan Demokrat Parti (KDP) ile Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) Peşmergeleri de katılıyor. Fakat sonrasında Turgut Özal şunu fark etti; birkaç kere de birlikte bölgeye gittik. Van, Hakkari, Diyarbakır’daki bizim Türkiye Kürt halkındaki PKK algısı ile Ankara-İstanbul elitinin algısı farklı. Bu iş vururum, kırarım, ezerim, yok ederimle olmayacak, olmaz. Dolayısıyla KYB ve KDP’yi, PKK’yi ezmek için sanki Türkiye'nin korucu aparatıymış gibi kullanmak yerine, PKK’yi ateşkese davet etmek daha uygun, daha diplomatik bir dil olur. Kan dökülmesini durdurmak, cenazeleri durdurmak mümkün olabilir diye düşünüyordu.

“1993’te Öcalan ile baş başa bir görüşme yaptım”

1990’lı yıllar, savaşın da en yoğun olduğu yıllar aynı zamanda. Burada KYB Başkanı Celal Talabani’nin nasıl bir rolü oldu?

Özal; Talabani ile 2 yıl içinde oluşan bir temaslar ve elde edilmiş yakınlıktan istifade ederek bana, ‘Ya işte konuş, ateşkes ilan etsinler’ dedi. Talabani’nin de görüşü zaten o yöndeydi. Mesud Barzani’den biraz daha farklı olarak sol geçmişten kaynaklı Abdullah Öcalan’ın üzerinde daha fazla etkisi vardı. İşte bu Şam’a geliş gidişlerde, zaten KYB’nin de kurulduğu yer Şam’dır. Şam’da sıkı ilişkileri vardı KYB’nin. Gel-git, gel-git falan… Abdullah Öcalan'ın da bakış açısı zaten aykırı veya uzak değildi. Ben o ilk görüşmeden (1993 ateşkesinden) sonra Öcalan’la baş başa bir görüşme yaptım. Ateşkesin yapıldığı basın toplantısından sonra. Onu da Mam Celal üzerinden ayarladım. Haber gönderdim, ‘Turgut Özal’a nakledilmek üzere, basın toplantısında kamuoyu önünde söylemediklerini konuşalım’ dedim.

Buna bir anlamıyla arabuluculuk diyebilir miyiz?

Tam olarak arabuluculuk demesek de gibi… ‘Yani yüz yüze gelsek, herkesin önünde söylemeyeceği şeyleri, basına açıklayamadıklarını söylerse ben bunu yüklenirim, güven duysun’ dedim. ‘Sen de söyle’ dedim Mam Celal’e. Hakikaten de basın toplantısından sonra biz çekildik bir köşeye ve Öcalan'la konuştuk.

“Abdullah Öcalan’da aynı kararlılık vardı”

Ateşkesle ilgili kesin bir kararlılık var mıydı?

Tabi tabi, PKK tarafında kesin vardı. Aynı şekilde Abdullah Öcalan’da da aynı kararlılık vardı. Turgut Bey'e dönüp izlenimlerimi anlatırken söyledim, yazdım da bunu galiba emin değilim. Dedim ki; benim gördüğüm, anladığım, konuştuğum Abdullah Öcalan, şu andaki aktörlüğü değil, Türkiye'nin içinde aktör olmak istiyor. Bu ateşkesi, Türkiye siyasi sürecinin içine girmek için bir fırsat olarak değerlendirmek istiyor. Yani bu iş yürürse, bir gün af çıkar, şu olur, bu olur bir yol bulunur. O’nun için Beka’da eğitim yapmak, savaşmak değil, Türkiye'nin içinde siyasi aktör olmak çok daha önemli aslında.

“PKK’nin ilan ettiği ilk ateşkesin mimari Mam Celal Talabani’dir”

Yani ateşkes süreci bitmeseydi, süreç ona evirilecek miydi?

Elbette, bana sorarsanız hala istediği bu. Turgut Bey anladı tabi durumu. 1993 ateşkesinin, müzakerelerle ve şiddeti dışlayarak meselenin çözülmesinden yanaydı. Dolayısıyla 1993 ateşkesi, yazıldığı zaman, PKK’nin ilan ettiği ilk ateşkesti. İlk ateşkes olması bakımından da çok önemlidir ve onun mimarı Mam Celal Talabani’dir. PKK’nin ilk kez ve o günden bugüne esas amacının müzakere yoluyla Kürt sorununun çözümü yoluna girmiş olması, onu işaret etmesi de tarihi bir evredir.

Leyla Zana’nın Diyarbakır’da 1993’e atıfta bulunmasının sebebi de bu muydu?

Evet tabi, diğer gelişmeler Öcalan tutukluyken oldu. Leyla’nın kastı şu: Onun çok simgesel bir değeri var, kendi özgür iradesiyle çözüm sürecine girdi. Öbürleri de yine onun çağrısıyla yapıldı ama cezaevindeydi. Yani özgür taraf olarak kendi iradesiyle Kürt hareketini çözüm sürecine dahil etti. Leyla, ‘Bu yüzden 1993 dedim’ diyor.

“O yılki newrozda kan dökülmedi”

Biraz daha sürecin başına dönersek bize anlatabilir misiniz lütfen, ateşkesin öncesi ve sonrasını?

1993’te ateşkes ilan edildi. Şartlı bir ateşkesti ve 1 aylık süresi vardı. O güne kadar bütün newrozlar çok kanlı ve sorunlu oluyordu. ‘Newrozda bir şey yapmayacağız, iyi kutlanacak ve herkes ateşkes kararına uyacak’ denildi. O yılki newrozda hakikaten hiç kan dökülmedi. Bir ay içinde de çatışma olmadı, fakat süre bitti. Arada hiçbir şey de olmadı, bir konuşma, bir görüşme.

“Türk devlet sistemi izin vermedi”

Bu görüşme trafiğinin kesilmesi Turgut Özal’dan ya da Türkiye'den mi kaynaklıydı?

Esas olarak Türkiye'den kaynaklı. Çünkü Türkiye'de iktidar bölünmesi vardı. Yani koalisyon hükumeti, Turgut Özal'a puan kazandırmak istemiyordu. Turgut Özal’ın onlarla eş güdümlü bir çalışması yoktu ama en önemlisi asker! Türkiye'de güvenlik politikaları söz konusu olunca söz sahibi olan esas olarak asker, kimi zaman derin devlet denen unsurdu! Bunlar şöyle düşünüyordu; PKK aslında çok güç kaybetti, güç ve zaman kazanmak için ateşkesi bahane ediyor ve tuzağa düşürmek istiyorlar. Ama Cumhurbaşkanı zoruyla bu işe girince, ‘buna pabuç bırakmayalım, para vermeyelim’ gibi askerin içinde kuvvetli bir eğilim vardı. Yani ‘bu kalıcı bir ateşkes, çatışmasızlık hali ve ondan sonra çözüm sürecinin bir yolunu bulalım, müzakere yolu bulalım’ diye bir algı yoktu. Bir de, ‘Teröristle masaya mı oturacağız, biz koskoca bir devletiz’ deniliyordu. Bir taraftan da askeri bir hegemonya vardı o dönem Türkiye’de. İçişleri Bakanı İsmet Sezgin, ‘Tamam, teslim olsunlar, Türk adaleti gerekeni yapar’ diyordu. E teslim olunca sen ne yaptın; eline silah aldın, dağa çıktın bilmem ne yaptın, Türk Ceza Kanunu bilmem kaçıncı maddesi gereği idamla yargılanacaksın. Bu siyasi bir şey, yani ceza hukuku konusu değil, o değil, bu değil. Nedir? Siyasi bir konudur. Siyasi konular da siyasi yollarla çözülür. Bunun tabi ceza hukukunu ilgilendiren boyutları vardır ama siz siyasi konuyu siyasi bir şekilde çözerseniz bunlar düşer zaten, iptal olur. Ama daha bu bakış açısı ve olgunlukta da değildi, iç dengeler de Türk devlet sistemi de buna izin vermiyordu.

“Turgut Özal ölünce 24 saatte denklem değişiverdi”

Derin devlet yapılanmasından söz ettiniz. PKK’nın içinde de bu ateşkes sürecine karşı olanlar var mıydı?

Çok elle tutulur somut bir şekilde ‘Şu şudur, bu budur’ diyeceğimiz net bir şey yok ama şu vardı tabi: Nerden baksanız PKK bölgeye yayılmış bir örgüt olduğu için silahlı güçleri vardı. Siyasi kadroları içinde birtakım devletlerle ve onların istihbarat kuruluşlarıyla ilişkide olanlar vardı. Hayatın bu gerçeğini reddetmek, inkar etmek, yokmuş gibi davranmanın bir manası yok. Suriye diye bir devlet var, zaten Abdullah Öcalan orada yaşıyordu. Hafız Esad hayatta ve Suriye bir

muhaberat rejimi. Suriye'nin sağladığı imkanlar neler? PKK’nin kadroları Suriye'de, Suriye'nin kontrol ettiği alanda eğitim görüyor. PKK’yi Suriye’siz düşünmenin mantığı yok. E İran diye bir gerçeklik var, İran gibi bir aktör var, üstelik Suriye’yle de müttefik. Türkiye ile kavga gürültü ve rakip, tarih boyunca da öyleydi. Dolayısıyla Türkiye'de Kürt sorununun çözümü, Türkiye'de Kürtlerin ve Türklerin birliği beraberliği bakımından olası gelişmeleri, Suriye ve İran’ın o sıradaki kendi pozisyonlarına ve çıkarlarına uygun görmeyebilirler bunu ve nihayetinde görmüyorlardı da. Bunu nasıl raydan çıkaralım diye düşünüyorlardı. PKK’nin kendi içinde de bazen ‘bu Türk devletine güvenilir mi, halkımıza bu kadar zulmetti, şu kadar bilmem ne yaptı’ diye düşünenler de vardı. Bu retoriği her zaman üretebileceğiniz imkanlar da var. Dolayısıyla hem Türkiye'nin kendi devlet sistemi içinde hem de PKK’nin içindeki çeşitli istihbarat kuruluşları, bu barış sürecini ateşkes ile başlayacak olan sürecin devamından çok çıkar ummuyorlardı. Bunun için buna çok sıkı sahip çıkacak, güçlü isimler lazımdı. Fakat o isimlerin bir tanesi Öcalan, öbürü de Turgut Özal’dı, nihayetinde o başlattı. Bir de Mam Celal’di. Turgut Özal aniden ölünce, 17 Nisan’da ateşkesin birinci ayında ve uzatılmasından 24 saat sonrasında denklem değişiverdi.

“Türkiye’nin en kanlı dönemi 1993 ile 1999 arasıdır”

Özal’dan sonra ne oldu?

33 asker öldürüldü. Onlar da izne gidiyorlardı, yani silahsızlardı. E kim yaptı bunu? PKK yaptı. Demin konuştuğumuza dönersek, hangi PKK’liler yaptı ve niye yaptı? Turgut Özal ölmüş olabilir ancak format olarak bir ateşkes durumu var, niye öldürüyorsun askerleri? Ne olacağı belli değil mi ondan sonra? O tarihten itibaren, yani mayıs sonu 1993’ten, 1999’da Abdullah Öcalan’ın Türkiye'ye getirilmesine kadar -ki o 6 yıl, Türkiye'nin en kanlı dönemidir- Binlerce, on binlerce insan öldü. Köyler yakıldı ve köyler boşaltıldı. Bölgenin sosyolojisi değişti. Yani böyle psikolojik bir sürü bagajın oluştuğu dönemdir 90’lı yıllar aynı zamanda. Ve Turgut Bey bana ölümünden yaklaşık 36 saat önce, hatta Bakü’den Ankara'ya gelirken o son konuşmamızdır. Ateşkesin uzatıldığı 24 saat sonrası bana, ‘Bu dönemi iyi değerlendiremezsek, benim korkum terör misli ile geri döner ve bir daha toparlanamaz maalesef’ dedi.

“Türkiye ne Kürtlerle savaşmasını ne de barışmasını biliyor”

Şimdi geriye dönüp baktığınızda sürecin heba olduğunu düşünüyor musunuz? Yani Turgut Özal yaşasaydı Kürt meselesini çözer miydi sizce?

Bunların bir hikayesi olsa, okusanız oturup hüngür hüngür ağlarsınız. Ama şunu söyleyeyim; çözemezdi. Niye çözülemezdi derseniz? Kürt sorunu denen konu, bir adamın altından kalkacağı bir iş değil. Özal yalnız bir adamdı, iktidar gücünün büyük bir bölümü zaten onda değildi. Niyeti

vardı evet, ancak yalnızdı. Az önce söz ettiğim Türk devlet sistemi buna hazır değildi. Ben İngilizce bir kitap yazdım. Türkçesi: “Kürtlerle Savaş ve Barış”. Türkiye ne Kürtlerle savaşmasını ne de barışmasını biliyor. Şu anda daha da karmaşık. Çünkü PKK’nin silahlı mücadelesi 1984’te başladı. O günden bugüne daha da katmerlendi. Dolayısıyla çok daha karmaşık. O dönemde dediğim gibi Özal yalnızdı ve ne Türkiye ne de PKK’nin kendisini buna hazır değildi. Yani Abdullah Öcalan’ın tek başına istemesi yetmiyordu.

“Mam Celal’in eksikliği bütün bölge dengelerine ilişkin bir boşluk yarattı”

Günümüze gelecek olursak, anlattıklarınızdan anladığım kadarıyla 1993 ateşkes dönemi ve öncesinde KYB Başkanı Celal Talabani, Türkiye ile hem bürokratik hem de diplomatik ilişkiler yürütüyordu. Ancak son yıllarda Türkiye ve Süleymaniye arasında bir anlaşmazlık var. O süreci de bilen biri olarak, bundan sonrasını nasıl görüyorsunuz?

Bir kere Mam Celal’in sahnede olmaması büyük eksiklik. Mam Celal sadece Türkiye- Kürdistan, Türkiye-Irak değil, bütün bölge dengelerine ilişkin bir boşluk yarattı. Çünkü Mam Celal hem çok tecrübeli hem de çok esnek bir politikacıydı. Aynı zamanda iyi bir siyaset ve devlet adamıydı. Onun eksikliğini açıkçası çok hissediyoruz. O dönemde çok önemli rolü vardı. 1993 yılında Turgut Özal’la aralarında çok yakın bir ilişki kurulmuştu ki o ilişkinin köprüsünü kuran kişi olarak söylüyorum, o döneme bakınca bir kez daha ne kadar değerli bir iş yaptığımızı anlıyorum. Talabani ve Özal ilişkisi çok önemli bir başka gelişmeyi getirdi. Celal Talabani, Turgut Özal’la yakın teması üzerinden o sırada Şam’da yaşayan PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerinde ikna edici, diplomatik araçları da kullanarak PKK’nin 1993’te ilk kez ateşkes kararını vermesini sağladı. O ilk kez ateşkes ilan edilmiş olması, Türkiye’nin Kürt sorununu müzakere yoluyla, silahlara başvurmadan, silahları bir kenara bırakarak çözüm imkanlarının araştırılmasının önünü açan yepyeni bir süreci ifade ediyordu ve bu sürecin en önemli aktörlerinin başında Celal Talabani geliyordu.

“Erbil dostunuz, Süleymaniye düşmanınızsa o zaman iki ayrı Irak Kürdistanı var”

Bugüne gelirsek, şu anda Türkiye’deki iktidar odağında ve o odakta MHP’yi ve Devlet Bahçeli’yi göz önüne almamız lazım. Kürt düşmanlığı üzerinden, koyu Türk milliyetçisi bir portre var ortada. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ittifakı üzerinden ilerleyen bir tutum bu. Mesele Kürtlerin temel haklarına gelince iş değişiyor. Sadece Türkiye’deki Kürtlere değil, bölgedeki diğer Kürtlere ilişkin de pek dostane olmayan bir davranış var. Özellikle Süleymaniye’ye ilişkin takınılan tavır, sürdürülebilir bir şey değil. Neden değil? Siz eğer Süleymaniye’ye bu tavrı alıyorsanız, Irak Kürdistan’ını farklı ele aldığınız anlamına geliyor. ‘Erbil dostumuz, Süleymaniye düşmanımız, yani iki ayrı Irak Kürdistanı var; biri dostumuz, diğeri

düşmanımız.’ Bu hem Irak Kürdistanı’nda bölünmeyi teşvik eden bir husus hem de Kürtler ne zaman ki bölünmüş halde oldularsa bu Kürtlere hiçbir yarar getirmediği gibi, Türkiye’nin güvenliği de daha büyük tehdit altına girmiştir. Halbuki Kürtlerin birlik olması, Türkiye açısından da onlarla masaya oturup, müzakere yapması açısından daha akıllıca bir yol. Siz Türkiye olarak Süleymaniye’ye düşmanlık politikasını güderek sonuç alacağınızı düşünüyorsanız; alamazsınız, bu Kürdistan’ın da kendi içinde bölünmesi demektir, buna Türkiye’nin müttefiki olan Erbil’deki yönetim de razı olmaz. İkincisi ise Süleymaniye, coğrafi olarak İran’ın ekonomik ve ticari olarak güçlü olduğu bir bölge. Dolayısıyla mesele sadece Süleymaniye’ye karşı alınacak tavırla bitmez ve bir noktadan sonra bu tavrın değişmesi icap eder.

Sana Yassen

27/04/2024